18 Nisan 2011 Pazartesi

Just Go With It (2011)

Yönetmenliğini Adam Sandler ile "Big Daddy", "I Now Pronounce You Chuck and Larry", "You Don't Mess With Zohan" ve "Grown Ups" gibi filmlerde birlikte çalıştığı Dennis Dugan'ın üstlendiği Just Go With It'in senaryosu ise Allan Loeb ("Wall Street: Money Never Sleeps") ve Timothy Dowling'e aittir. Başrollerinde Adam Sandler, Jennifer Aniston ve Nicole Kidman oynamaktadır.

Danny (Adam Sandler) başından geçen talihsiz bir evlilik arifesi sonrasında bekar ve çapkın olarak yaşamını sürdüren bir plastik cerrahtır. Boşanmak üzere olduğu yalanıyla bir sürü kadını tavlamaktadır. Fakat son birlikte olduğu genç ve güzel öğretmen sevgilisi Palmer'a aşık olmuştur. Palmer, Danny'e inanması için boşanmak üzere olduğu karısı ile tanışmak ister. Danny de bu gerçeği gizlemek için asistanı Katherine'i (Jennifer Aniston) Hawaii'de geçirecekleri bir hafta sonu tatilinde müstakbel eski eşi rolünü oynaması için ikna eder.

Adam Sandler'ın tipik romantik komedilerine yeni bir örnek olan film, boş vakit geçirmek için izlenebilecek ama çok fazla komedi sahnesi içermeyen 116 dakikalık bir yapım olmuş. 1969 doğumlu Jennifer Aniston, Adam Sandler'dan 3 yaş küçük olmasına rağmen ondan daha yaşlı görünüyor ve ideal bir çift olarak ekrana maalesef yansımıyor. Performansını genelde çok başarılı bulamadığım (ya da hep benzer rollerde yer aldığından) için de böyle bir etki yaratmış olabilir. Tabi ortada uzun soluklu "Friends" dizisinin getirdiği bir Emmy Ödülü (2002, En iyi kadın oyuncu - komedi) ve Altın Küre Ödülü (2003, En iyi kadın oyuncu - müzikal ya da komedi) var. Bu iki ödül de aslında Anniston'ı diğer oyuncuların arasından çekip yükselmesine sebep oluyor.

Otuzdan fazla romantik-komedi filmiyle "yakışıklı değil ama sempatik" tipinin örneklerinden olan Adam Sandler, bu filminde de fazla şaşırtmayan bir rol oynamaktadır. "The Wedding Singer", "Anger Management", "Spanglish", "50 First Dates" ve "Click" gibi filmlerin yanında vasat bir konuya sahip Just Go With It, artık Sandler'ın farklı projelerde yer almayacağına seyirciyi adeta ikna ediyor. Oyunculuğunun keyifle izlendiği ve bunu da bir sürü ödül adaylığı ve ödülle taçlandıran Sandler, 1999 yılında ("Big Daddy") sinema dalında en kötü aktör Razzie ödülünü de alarak herkesi şaşırtmıştır.

En göz alıcı ve eğlenceli karakter ise kesinlikle yardımcı kadın rolündeki Nicole Kidman'ın oynadığı Devlin Adams'tır! Beklenmedik şekilde filme dahil olması ve ansızın ortaya çıkması filme ayrı bir enerji katıyor.

16 Nisan 2011 Cumartesi

The Omen (1976)


Korku/gerilim filmlerini her zaman favorim olarak seçtiğim için gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki  The Omen kaçırılmaması gerekenlerin başında geliyor. Ama tabi ki 1976 yılında çekilen ilk filmden bahsediyorum. Zira bu filmin büyüsünü bozmamak  için 2006 yapımını listeme almayı hiç düşünmüyorum. "Superman 1-2", "Lethal Weapon 1-2-3-4", "Maverick", "Conspiracy Theory" ve "16 Blocks"un ünlü yönetmeni Richard Donner, 4. filmi The Omen ile birlikte üne kavuşmuş; ardından "Yürü ya kulum!" diyerek 80 yıla birçok film ve ödül sığdırmıştır. Senaristliğini ise yönetmeni kadar aktif bir sanat hayatı sürdürmeyen David Seltzer üstlenmiştir.

Amerikan elçisi olan Robert Thorn'un (Gregory Perk) eşi Kathy Thorn (Lee Remick) talihsiz bir doğum yapar ve çocuğunu kaybeder. Elçi bu durumu karısına açıklayamayacağını düşünerek aynı hastanede bulunan başka bir bebeği kendi çocuğu gibi sahiplenir. Hayatları pamuk helva dozunda ilerlerken güzel çocuk Damien (Harvey Stephens) büyüdükçe Thorn ailesinin çevresinde garip olaylar gelişmeye başlar. İntiharlar, ölümler, kazalar elçinin ailesine hayatı zehir eder. Elçi de bu durumu araştırmaya başlar ve oğlunun şeytanla olan ilgisini çözmeye kendini adar.

İngiltere'de 06.06.1976 tarihinde vizyona giren 111 dakikalık yapım, kült filmlerin arasında kolayca yer alırken sayısız ödülleri de arşivine eklemiştir. Jerry Goldsmith imzalı soundtrack albümü bu ödüllerin bir kısmında büyük rol almıştır (Ave Satani tanıdık geldi mi?). Hasılatıyla gözleri parlatan yapım, 666 sayısının sinemada, müzikte ve edebiyatta birçok akımı da gündeme getirilmesine sebep olmuştur (lakin konumuzu aşacağı için bu detaya girmiyorum). 

Baba rolündeki Gregory Peck zamanının çok ünlü Amerikalı oyuncusu idi. Diğer filmlerini çok izlemediğim için yorum yapamayacağım fakat The Omen en iyi performans sergilediği filmlerden biri olarak gösteriliyor. 2003 yılında hayata gözlerini yuman Peck'e filmde güzeller güzeli Lee Remick eşlik ediyor. Otuza yakın sinema filmi ve birçok TV yapımını arkada bırakarak 1991 yılında kanserden ölmüştür. Gelelim filmin en can alıcı oyuncusuna! Yolda görseniz yanaklarını sıkmadan bırakamayacağınız kadar sevimli bir yüze sahip Harvey Stephens (çocuk muamelesi yaptığım adam 1970 doğumlu ya neyse) bu filmden sonra bir daha ortalıkta pek görünmemiş. Aslında filmde daha fazla yer alması gerekse de, var olduğu sahnelerde cidden dudak uçuklatıcı bir  görüntüye sahip; ya da yönetmen o kadar güzel yönlendirmiş ki bacak kadar boyuyla seyirciyi ekrana hem kilitliyor hem de gözlerini kaçırmaya zorluyor.

Filmde dikkat edildiğinde bir çok hata bulunabilir. Lakin, çekildiği yıla bakıldığında seyirci üzerindeki etkisi o eksiklikleri göz ardı ettiriyor. Ürkütücü sahneleri o kadar kısa ve hızlı gelişiyor ki doya doya korkmanıza fırsat vermiyor. Biri biterken diğeri başlıyor. Müzik ve efektler de rahatsız edici şekilde bu durumu kuvvetlendiriyor. Favori sahnelerinden biri kesinlikle çocuk bakıcısının başına gelen olaydır. İkincisi ise babanın oğlu üzerinde bir bulgu araması sırasında sonuca ulaştığı sahnedir. İyi korkmalar!

15 Nisan 2011 Cuma

John Q (2002)

Blogun kapalı olduğu dönemde tekrar izleme fırsatı bulduğum John Q, Denzel Washington'ın favori 3 siyahi oyuncularımdan 2. olmasını (1. Morgan Freeman, 3. Juba Gooding Jr.) sağlamış bir filmdir. Yönetmen koltuğunda "The Notebook" ve "Alpha Dog"tan da tanınan oyuncu, senarist ve yönetmen Nick Cassavetes oturuyor. Senaryo ise sinemadan çok dizi yazarlığı yapan James Kearns'ın kaleminden çıkmıştır. Oyuncularla birlikte harika bir iş çıkaran yönetmen ve senarist, 116 dakikanın her anında seyircinin sağlık sistemine beddua etmesini sağlamış.

13 Nisan 2011 Çarşamba

Prensesin Uykusu (2010)

Fragmandan dolayı izlemeyi düşünmediğim Prensesin Uykusu'nu köşedeki DVDcide görünce Çağan Irmak hatırına aldım. Karşıma tahminimden daha eğlenceli, güzel diyaloglar içeren, dizilerden (ama asıl tiyatro sahnelerinden) aşina olduğumuz harika sanatçılarla yarı masal yarı gerçek fakat keyifli 110 dakika sunan bir film çıktı.

Senaryo ve yönetmenlik "Bana Şans Dile"den itibaren "Mustafa Hakkında Herşey", "Babam ve Oğlum", "Ulak", "Issız Adam", Karanlıktakiler" ve "Kabuslar Evi Serisi" yapımlarının hepsini genellikle beğenerek izlediğim ("Issız Adam" hariç) İzmirli Çağan Irmak'a ait. 

Kemal Sunal'ın 1989 tarihli "Gülen Adam" filmindeki Yusuf karakterini bana anımsatan Aziz, bir kütüphanede memur olarak çalışmaktadır. Bir gün apartmana kuaför olan Seçil ve 10 yaşındaki kızı Gizem taşınır. Oldukça sakin, kendi çapında huzurlu ve mutlu bir yaşama sahip olan Aziz, bu yeni komşusu ve onun küçük kızının talihsizce daldığı uzun bir uykuyla beklenmedik bir şekilde olayların akışına kendini kaptırır. Artık Aziz, onun çevresi ve Seçil yepyeni bir mücadele için savaşırlar.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Conviction (2010)


Yaşanmış bir hikayeden yola çıkarak ekrana sunulan Conviction, 107 dakika boyunca konusuyla "Böyle bir şey gerçekten olabilir mi? Bu nasıl bir bağdır?" dedirtiyor. Yönetmenliğini "Ghost", "The Pelican Brief" ve "The Last Samurai"de rol alan ve "Someone Like You" ile "The Last Kiss" filmlerini yöneten Tony Goldwin üstlenmiş. Senaryo ise Pamela Gray'e ait.

Kenneth Waters 1983 yılında cinayetten tutuklanır. Aralarında çok sıkı bir bağ bulunan evli ve iki çocuk annesi olan kardeşi Betty Anne ise tutuklanma kararını kabullenemez çünkü kardeşinin masum olduğuna tamamen inanır. Öyle ki ona bu suçu hiç işleyip işlemediğini dahi sormaz. Bu masumiyeti ispatlamak adına hukuk fakültesine başlar ve tüm hayatını bu olaya adar. Hem de arkasında çok şey bırakarak...

Hikayenin inanılmazlığı yanında senaryonun ayakları maalesef yere basmıyor. Kopuklukları zaman zaman hissediyorsunuz. Fakat (mütemadiyen tekrarlasam da) konu yönetmen ve muhteşem oyuncularla birleştiği için senaryo mazur kılınabiliyor. Filmi izlememe sebep olan 2007 yılında "Hollywood Walk of Fame"de yıldız kapan Oscarlı Hilary Swank role kendini çok güzel adapte etmiş ve izlerken Betty Anne'nin heyecanını, öfkesini, umudunu size de yaşatıyor. Hatta kendinizi bu kadar fedakarlık yapıp yapamayacağınız ile ilgili düşüncelerle baş başa bırakıyor. Sinemaya Hilary Swank ile hemen hemen aynı dönemde ayak basan, "Confessions of a Dangerous Mind" ve "Frost/Nixon"dan hatırlanan ("Moon" filmini hala seyredemedim) Sam Rockwell ise en az Swank kadar göz dolduruyor. "The Fighter"da Christian Bale'ın performansına kendimi kaptırıp "Gerçekten de serseri olabilir bu adam!" demiştim. Aynısını bu filmde Rockwell için de düşündüm. Yardımcı kadın rolünde "Sleepers" ve "Good Will Hunting"teki rolleriyle akılda kalan Minnie Driver'ın bulunması ise filme ayrı bir hava katmış. Tüm oyuncular bir yana, sinema hayatına ben doğmadan başlamış, taze Oscarlı Amerikalı oyuncu Melissa Leo'ya filmde az sahnede yer almasına rağmen şapka çıkarmak gerekir. Onun adı bile kadroyu sağlamlaştırıyor.
Filmin sonuyla ilgili ve gerçek öykünün devamı için  yorum yazmaya can atıyorum fakat bu izleme heyecanınızı azaltabilir. O yüzden eğer filmi izlerseniz, devamında da aşağıdaki sitelere göz atmanızı tavsiye ederim. (Gerçek Kenneth ve Betty Anne'i görmek güzel olmaz mı? Ya da onlara ne olup olmadığını öğrenmek?)

http://www.innocenceproject.org/Content/Kenny_Waters.php
http://truthinjustice.org/ken-waters.htm
http://www.trialanderrordennis.org/waters.html

   

10 Nisan 2011 Pazar

Last Night (2010)

Blogların kapatılmasına sebep olan kişileri bu yaşıma kadar öğrendiğim cici kelimelerle kınadıktan sonra mahkeme kararıyla tekrar açılmasını beklememe rağmen açılmayınca diğer akıllı insanlara katılarak ben de ayarlarla oynayıp haftalar sonrasında tekrar yazmaya başlıyorum :) İzlediğim filmler birikti. Hadi iyi okumalar..


Senaristliğini ve yönetmenliğini "The Jacket" filminden tanıdığımız Massy Tadjedin'in üstlendiği Last Night, hem konusuyla hem de kadrosuyla seyirciyi koltuğuna sabitliyor. Zaman zaman durağan olduğunu hissettirse de 90 dakika boyunca bir sonraki sahnede ne olacağını merak ederek filmin sonunu getirebilirsiniz.

Joanna (Keira Knightley) ve Michael (Sam Worthington) New York'ta yaşayan modern evli bir çifttir. Michael bir iş gezisi için şehir dışına arkadaşı Andy ve seksi iş arkadaşı Laura (Eva Mendes) ile gider. Gitmeden önceki gece ve iş gezisinden dönüldüğü ana kadarki zaman diliminde aldatmanın çeşitlerini karı koca gayet güzel bir şekilde izleyiciye göstermekten öte hissettirirler!

Aldatmanın genelde bedensel düşünüldüğü görüşlere "kapak" olacak şekilde zihinde de gerçekleştiği ve bunun da en az bedensel aldatma kadar tehlike arz ettiği ana tema sayılabilir. Evlilikte aldatma, sadakat ve bağlılığın her iki cins tarafından tarifi görsel olarak sunulurken (öyküde sevgi ele alınmıyor, en azından Joanna tarafında) aslında Joanna'ya da Michael'a da kızamıyorsunuz çünkü ikisi de kendince sebeplerini ortaya döküyorlar. Biri kışkırtılıyor, diğeri ise unutamıyor. E tabi bunlar bir gerekçe olabilir mi, o sizin takdirinize kalmış. Film boyunca hangi tür aldatmanın daha kötü olduğunu sorgulamamak imkansız ve cevabını bulmak da bir o kadar zor.

Keira Knightley her yeni filmde oyunculuğunu daha da konuşturarak rol aldığı filmleri izleme sebebim oluyor. "Avatar"ın Jake'i olarak tanınan Sam Worthington ve fiziğinin oyunculuğunun önüne geçmesini doğal karşıladığım Eva Mendes (Knightley yanında Mendes'in oyunculuğu cidden hafif kalıyor) bir yana "Jeux d'efants" (Cesaretin Var mı Aşka?)'nın Julien'i olarak gönlümüze taht kuran Guillaume Canet, Alex karakteriyle birebir örtüşerek filme apayrı bir tat katıyor. Onun yerine başkası Alex'i canlandırsaydı bu kadar yakışır mıydı emin değilim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...