28 Şubat 2011 Pazartesi

All Good Things (2010)

Etkileyici afişindeki "The perfect love story" söz öbeğine kanıp aşk filmi izleyeceğimi umarak başladığım filmin bambaşka bir türe döndüğünü afişe tekrar baktığımda altında "until it became the perfect crime" diyerek bittiğini fark ettim. Dikkatsizliğimin sebep olduğu bu ince ayrıntı, son zamanlarda bir türlü mutlu mesut film izleyememe şansıma bir tanesini daha ekledi. Buna rağmen, senaryosu ve oyunculuklarıyla beni büyüleyerek buraya da yazmama vesile oldu.

Baş rollerini Ryan Gosling ve Kirsten Dunst'ın paylaştığı All Good Things, Marcus Hinchey ve Marc Smerling tarafından gerçek bir olaydan esinlenerek senaryolaştırılmış. New York tarihinde çözülememiş, en meşhur cinayet davalarından biri olan, karısının kaybolmasıyla katil olarak suçlanan emlak kralı Robert Durst'un esrarengiz hayatını anlatıyor. 

Yaklaşık 30 yıllık bir sürenin 101 dakikaya sığdırıldığı senaryoda, emlak kralı David Marks (Gosling), ilk görüşte aşık olduğu Kathie ile babasının itirazlarına karşı evlenir. Çok mutlu bir beraberlikleri vardır. David'in babasının (Frank Langella) maddi yönden yaptığı baskı onları yaşadıkları kasabadan şehre taşımaya iter ve David babasıyla emlak işine başlar. Her şey güllük gülistanlık giderken, zamanla evliliğin üzerinde kara bulutlar dolanır. Kathie'nin çocuk istemesine karşın David'in verdiği "Beni istediğin kişi yapmaya çalışıyorsun ama ben o kişi değilim." cevabı ilişkilerinin sorgulanmasına sebep olacak kadar ağırdır. David bu olayla birlikte daha içine kapanık, iş odaklı ve karısına soğuk davranmaya başlar. Kathie sabırla evliliği yürütür fakat David artık evlendiği ve aşık olduğu adam değildir.

Aşktan drama geçen film, gizemini en başından beri koruyarak gerilim türüne döner. Bu noktada aslında heyecanı kaybettirmese de seyirci kopukluk yaşayabiliyor. Gene de yarattıkları atmosfer ve oyuncuların performansıyla izlenmeye devam ediliyor.
Jim Carrey'in "Number 23" filminde oyunculuğuyla şaşırttığı gibi, romantik komedi türünün aktristi olarak düşündüğüm Kirsten Dunst da bu hikayedeki karakteri başarıyla canlandırarak izleyiciyi büyülüyor. O neşe dolu kadının her ilerleyen dakikada hüzün ve korku dolu bir kişiliğe bürünmesi konuyu daha da gizemli kılıyor. Ryan Gosling ise "The Notebook"ta pasif ama aşık rolü ile beynime kazınmış bir aktördür. All Good Things'i izlemeye başladığımda "Allahım gene aynı durağanlıkta bir aşık mı? Bunun ikincisi çekilmez ki!" derken evlenmeyi düşündüğünüz adamın çocukluğuna kadar inip tanımanız gerektiğini beyninize kazdıracak kadar aşık fakat sorunlu bir karakteri muhteşem canlandırıyor.

Ryan Gosling aynı dönemde biri All Good Things olan iki evlilik konusunu içeren filmle ekranda boy gösterdi. Bunlardan ikincisi ise en iyi kadın oyuncu dalında Akademi Ödül adayı olan (ama Black Swan varken zaten kazanılması hiç beklenilmeyen) "Blue Valentine"dı. Onda da problemli bir evliliği Michelle Williams ile göz doldurucu şekilde ekrana yansıtmış olsa da benim tercihim All Good Things'ten yanadır.

27 Şubat 2011 Pazar

Never Let Me Go (2010)

Genç oyuncu kadrosu nedeniyle izlemek istediğim fakat oyunculardan çok konusu ile beni şaşkına uğratan Never Let Me Go, Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro'nun Time tarafından "İngilizce yazılmış en iyi 100 roman" listesine girmiş kitabından uyarlanmıştır. "28 Days Later" ve "The Beach" filmlerinin senaristi Alex Garland'ın uyarladığı senaryoyu, baş rolünde Robin Williams'ın oynadığı izlemeye değer "One Hour Photo"nun yönetmeni Mark Romanek yönetmiştir. 113 dakikalık dramın genç oyuncuları Andrew Garfield ("The Social Network"), Keira Knightley ve Carey Mulligan ("Pride and Prejudice")'dır.

Awakenings (1990)


Senaryosunu Oliver Sacks'ın kitabından uyarlayarak üstelenen Steven Zallian'ın yazdığı, yönetmen koltuğunda Penny Marshall'ın oturduğu filmin baş rollerini Robert de Niro ve Robin Williams paylaşmaktadır. 121 dakikalık Awakenings, en iyi film, en iyi erkek oyuncu (Robert de Niro) ve en iyi uyarlama senaryo dallarında Akademi Ödülü adayları seçilip, eli boş dönen ama klasikler arasına girmeyi hak eden bir uyarlamadır.

Nöroloji araştırmacısı olan Malcom Sayer (Robin Williams), iş başvurusu için geldiği hastanede personel eksikliğinden dolayı klinik doktoru olarak işe alınır. Teşhis koyulamasa da bir nevi bitkisel hayatta yaşayan, tepkisiz fakat tam da komada denilemeyecek insanların bulunduğu  kronik vakalar hastanesinde, hasta bakıcılar sayesinde yıllardır yaşamaya devam eden hastaların, 1920'lerde yayılan bir virüsten dolayı bu durumda oldukları düşünülmektedir. Malcom Sayer, iyileşemeyecek gözüyle bakılan bu kişiler için araştırmalar ve deneyler yaparak hem hastane çalışanlarının hem de hasta yakınlarının umudu olmuştur. 11 yaşında çocukluğu elinden yavaş yavaş giderek bu hastalığın pençesine düşen Leonard Lowe (Robert de Niro) üzerinde izin alarak bir Parkinson hastalığı ilacını dozunu arttırarak kullanan Malcom mutlu sonra ulaşır ve Leonard'ın uyanmasını sağlar. Bunu birçok hastada deneyip 1969 yazını tüm hastalar, hasta bakıcılar ve hasta yakınları için unutulmaz bir dönem olarak yaşatır.

Leonard'ın 30 yılın verdiği yaşanmamışlık korkusuyla hayata tutunma mücadelesi ve bu uğraş uğruna hastanenin "koğuş ağalı"na dahi soyunması mutluluk ve gözyaşları içinde izleniyor. Bir gece uyuyup da tekrar uyanamayacağını düşündüğünden yeniden uykuya dalamaması ise insanın yüreğini burkuyor. Robert de Niro'nun o kadar çok filmini izledim ve birçok karakterde onu olağanüstü buldum fakat Leonard karakteri açık ara en iyilerinden diyebilirim. Buna rağmen bu filmle Oscar'ı kucaklayamaması izleyicide kalp kırıklığı bırakıyor.


Filmde anlatılmaya değer sahneleri izlemenizi umarak aktarmıyorum ve Robert de Niro'nun performasını övmekten diğer baş rol oyuncusuna haksızlık ettiğimi düşünerek Robin Williams'a geçiyorum :) "Good Will Hunting" ile en iyi yardımcı erkek oyuncu Akademi Ödülünü kazanan Robin Williams, Awakenings ile sadece komedi oyuncusu olmadığını komediden uzak bir rol ile (buna "Insomnia" filmini de eklemek isterim tabi ki) ispatlıyor. Bununla birlikte, 2004 yılında Comedy Central tarafından yayınlanan " tarihin en iyi 100 stand-up komedyeni" listesinde 13. olarak gösterilmesi de yıllardır stand-up yapan usta oyuncunun "komedi oyuncusu" olarak gösterilmesinin güçlü bir sebebidir.

25 Şubat 2011 Cuma

The White Ribbon (2009)

2010 "En İyi Yabancı Dilde Film" adaylığında Altın Küre Ödülünü alan The White Ribbon (Das Weisse Band),  Türkiye'de yaklaşık bir yıl önce vizyona girmiş fakat izleyiciler tarafından hak ettiği ilgiyi görememiştir. Bunun sebebini dünyaca ünlü Alman yönetmen ve senarist Michael Haneke'nin de kabul ettiği rahatsız edici tarzının etkisi olduğunu, bu tarzın da 144 dakikalık bir filmi izlemeyi zorlaştırdığını düşünüyorum.

1913 Almanya'sında - tam da Birinci Dünya Savaşı öncesi - bir köyde yaşanan garip ve ürkütücü kazaları köy öğretmeni tarafından anlatan film, bize göre birçok şeyin yanlışlığını Alman kültürü parçası olarak yansıtmaktadır. Bunu söylerken Alman kültürünü yanlış olarak aksetmiyorum; sadece kültürün katı kuralları 2000li yıllarda izlenildiğinde özellikle konu çocuklar olunca çok acımasız gelmektedir. Film gayet sade ve "normal" başlasa da olayların gidişatı siyah beyaz çekilmiş sahnelerde insanı içine çekiyor ve derinleşiyor. Filmin siyah beyaz olması buna rağmen insanı rahatsız etmiyor çünkü konunun yarattığı gerilim renkli karelerde bu kadar etkili olamazdı.

Peş peşe yaşanan at kazası, ambar yanması, işçi kadının ölümü köy halkında suçluyu arayıp bulmaya iter ve birbirlerinden şüphe duymaya başlarlar. Bu arada da yetişkinlerin, daha doğrusu erkeklerin çocuklara karşı acımasız davranışları (ama onlara göre bu bir terbiye) seyirciye bıkkınlık getirip "Yeter ama artık!" dedirtiyor. Çocukların hepsi mutsuz, başları önde lakin bir o kadar da suratları ürkütücü! Zaman geliyor suçluları ararken onlardan da şüpheleniyorsunuz; zaman geliyor bu kadar ezilmenin, hor görülmenin sonucunda başka türlü davranmalarını bekleyemiyorsunuz. 

Ataerkil toplumun yarattığı diğer bir "bozukluk" ise -en az çocuklar kadar belki de daha fazla- kadınlara yapılan psikolojik baskı olarak izleyenin yüzüne tokat gibi çarpıyor. Filmdeki doktorun ebe ile olan ilişkisi, kadını aşağılaması beyne kan sıçratıyor! Ebeye yapılan hakaretler benim için filmin doruk noktasıydı çünkü sonrası için izlemeye gücüm kalmamıştı. Lakin, merakım bunun önüne geçti.

En başında bahsetmem gereken filmin isminin anlamını bahsetmek istediklerimin çok olmasından dolayı sona bıraktım. Beyaz bant, filmde çocukların taktıkları; masumiyeti, saflığı daha doğrusu kötü olan her şeyden çocukları korumak için bir sembol olarak kullanılmaktadır. Köylüler bu bantı çocuk eğitiminin bir parçası olarak yansıtırlar. Kötülükleri ört bas etmelerinin "kabul edilebilir" hali aslında görmek istemedikleri şeyleri daha çok simgeliyor. Faşizmin doğuşu da güneşin doğuşu kadar netleşiyor. 

Son olarak, çocuk oyuncuların bu kadar iyi oynadığı filmi çok az bulabilirsiniz. O yaşta bu baskın psikoloji ile nasıl başarılı olduklarını anlamak inanın ki çok zor...

24 Şubat 2011 Perşembe

The Company Men (2010)

İlk görüşte adı ve afişiyle beni izlemeye iten, yönetmenliğini ve senaristliğini ünlü Amerikan TV yapımcısı John Wells'in üstlendiği The Company Men, Ben Affleck, Tommy Lee Jones, Chris Cooper ve Kevin Costner'ın dahil olduğu takdire şayan bir kadroyla seyirci karşısına çıkıyor. Film, GTX şirketinin finansal performansını arttırması amacıyla faaliyet alanlarında küçülmeye gitme politikası sonucunda işsiz bıraktığı binlerce çalışanından üç beyaz yakalının bunalımını ve iş bulma sürecini konu alıyor.

Tahmini olarak 13-15 filmini izlediğim, aralarından "Good Will Hunting", "Pearl Harbor", "The Sum of All Fears", "Daredevil" ve "Gone Baby Gone"daki performansını çok beğendiğim Ben Affleck, Bobby Walker karakteriyle, yılda 120.000 dolar kazanan fakat bir sabah geldiğinde kapı önüne koyulan karakteri canlandırıyor. Tabi Türk mantığıyla bakınca insanın kafası karışıyor çünkü adam yılda 120.000 dolar kazanıyor ama lüks bir evde yaşıyor, Porsche'ye biniyor ve golf sahalarından çıkmıyor. Bizdeki yastık altı yatırımı (ya da gençken küpü doldurmak lazım) Bobby'de olmadığı için işten kovulunca borçları yaşam kalitesini, ailesini ve çevresini olumsuz etkiliyor. Tüm kapılar yüzüne kapatılıyor ve işsizliğin yarattığı bunalıma girerken geçim derdi uğruna küçük gördüğü işte çalışmak zorunda kalıyor. Tam da bu noktada, Kevin Costner "Neden bu filmde bu kadar basit bir rolde oynamayı kabul etmiş ki?" diye sorgulamama sebep olarak ortaya çıkıyor. Karakterin yarattığı komedi filme renk katsa da bunu Kevin Costner'ın canlandırması cidden gereksiz görünüyor.


104 dakika boyunca en doyurucu oyunculuğu 64 yaşındaki Tommy Lee Jones sayesinde görüyoruz. Her yapımda devleşen oyuncu, Gene McClary karakteriyle filmi dolduruyor. Şirketteki bölümünün kapatılması sonucunda sorumluluk duyduğu kişilerin zor durumda kalmasını hazmedemeyip mücadelesini sonuna kadar koruyor. Ortaya çıkan gerçek ise: İnsanlar yıllarca şirket için emek verdiler ama maaşlarını da aldılar, hasta olunca ilaçları da alındı, konforlarını da sürdürdüler. Bu bakış açısına söylenecek sözleri izledikten sonra size bırakıyorum.

Oyuncular hakkında araştırma yaparken Tommy Lee Jones'un Harvard - İngiliz dili ve edebiyatı bölümünü burslu olarak bitirdiğini öğrendim. Kalitesini belki de genç yaşından beri tiyatro başta olmak üzere aldığı birçok eğitime borçludur. Ben Affleck ise Arapça dahil 5 dil bilen yardımsever bir oyuncu. Ayrıca "Good Will Hunting" filmi ile 1998 yılında "En İyi Özgün Senaryo Akademi Ödülü"nü kazanmış bir senaristtir.

22 Şubat 2011 Salı

Çoğunluk (2010)

28 Mart 2011'de gerçekleşecek Dördüncü Yeşilçam Ödülleri'nde en iyi film, yönetmen, kadın oyuncu, erkek oyuncu, yardımcı kadın oyuncu, görüntü yönetmeni, senaryo, sanat yönetmeni, genç yetenek, ilk film ve kurgu dallarında aday olan Çoğunluk filmi o kadar iddialı duruyor ki şimdiye kadar izlemediğim için pişmanlık duyuyordum. "Peki, izledikten sonra pişmanlık geçti mi?" derseniz; yanıtını ben de tam olarak veremeyeceğim.


Senaryo ve yönetmenliği Seren Yüce'ye ait olan film, kuşkusuz ki Türk sinemasına yeni bir ustayı kazandırmıştır. Zira, bunu yurt dışındaki festivaller görmüş olacak ki Venedik Film Festivali Geleceğin Aslanı ödülü bahşedilirken, Angers Avrupa İlk Film Festivali de Büyük Jüri Ödülünü sunmuştur. Her ne kadar Antalya Film Festivali'nde ödüllere doymayan filmleri genellikle çok ilgi çekici bulamasam da 47.'sinde en iyi film, yönetmen ve erkek oyuncu ödülünü bu film kazanmıştır. Bu da merakı arttırmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...