29 Nisan 2013 Pazartesi

Kuma (2012)



2012 Berlin Film Festivali Panorama bölümünün açılış filmi olmasına rağmen Türkiye’de 26 Nisan’da azıcık sayıda sinema salonunda gösterime giren Kuma, hepimizin bildiği veya az çok duyduğu bir konuyu farklı açılardan ele alıyor. Avusturya yapımı dramın yönetmen ve senaristi Avusturya doğumlu Umut Dağ’dır. Umut Dağ’ın ilk uzun metrajlı filminde oyuncu kadrosunu Nihal Koldaş, Begüm Akkaya, Vedat Erincin, Merve Çervik oluşturuyorlar. 93 dakikalık proje, 49. Altın Portakal Film Festivali’nde Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan Eser İşletme Belgesi alamadığı için yarışmamıştır.

Fatma, ciddi bir hastalıkla mücadele eden 5 çocuk annesi bir kadındır. İleride kendisine bir şey olursa diye kocası ve çocuklarına bakması için memleketinden kendine kuma alır (kuma almak da nasıl bir deyişse artık?!). Kumasıyla beraber Viyana’ya evine dönen Fatma’yı zor günler beklemektedir; en az kuması Ayşe kadar.

Adında Anadolu kokusu barındıran Kuma’nın hayli zor konusu var. Olay sadece bir kadının üzerine kuma gelmesi değil; üzerine kuma gelen kadının bunu bile isteye yapmasıdır. Hatta eşinin bile istememesine rağmen kumayı kendi seçiyor. İnsan, sevdiğini başkasıyla nasıl paylaşabilir? Üstelik bunu nasıl kendi seçebilir? Akla ziyan bir tercih görünse de elbette sebebi var. Kemoterapilerle ilerleyen süreçte yerine gelen kadın, eşine ve çocuklarına bakacak, gözü arkada kalmayacak. Kafa karıştıran başlangıcı ardından ikinci yarısına doğru daha şaşırtıcı olaylar birbirini kovalıyor. Sürükleyiciliği başarılı; her sahne ayrı merak uyandırıyor. Kurgusu da keza öyle. Olaylar birbirine karışmıyor ve hiçbir sahne gereksiz gelmiyor. Karakter sayısı fazla görünse de Avrupa’daki “Türk mahallesi”ni oluşturmak için bir nevi bu kalabalık farz oluyor. Diğer yandan, ana karakterler üzerinde daha yoğunlaştığı için konu dağılmıyor.

Gelelim senaryodaki kadına bakışa! Kuma kavramını hiç tartışmaya bile almıyorum zaten. Gerçi benim konuya kapalı olmam onun varlığını değiştirmiyor. Fatma karakteri eşini ve çocuklarını Ayşe’ye emanet etmek için kendine kuma yapıyor. Lakin olay kumalık değil, hizmetçilik hatta kölelik. Ayşe kendi istemeden, karar veremeden yabancı ülkeye gidiyor; yabancı bir ailenin içine, yabancı bir adamın koynuna giriyor. Yani hiç biri kendi tercihi değil. Olay sadece “gözlerini kapa”dan ibaret. Empati kurulacak en ufak nokta  bırakmıyor senaryo. 20 senedir Avrupa’da yaşayan aile olmalarına rağmen gelenek göreneklere sıkı sıkıya bağlı kalmışlar. “Mahalle” kavramı devam etmiş, dedikodulardan uzak durmak adına sırlar üstüne hayat kurulmuştur. Baskıcı bir hayatın ortasında kurban rolünü benimsemiş kadın karakter de Ayşe'dir. Tabi Ayşe'nin dışında yan karakterlerde de kadın farklı yönden ele alınıyor. Mesela büyük kız eşinden sürekli şiddet görmesine rağmen "Kocadır, karışılmaz. Döver de sever de" görüşüyle ailesi ses çıkarmıyor. Aksine annesi kızını eleştiriyor ses çıkarırsa. Bu gelenek görenek midir yoksa bağnazlık mıdır, orası size kalmış. Kadınlara bakışın son örneği de mahalledeki dedikodu yapmayı seven şahıslardır. Aileyi, yaşamlarını her türlü eleştiriyorlar. Markette çalışan kadınlar sürekli dedikodu yapıyorlar. Evdeki kayın valideyi bile çekiştiriyorlar ve bunu da "amaç gülmek boş vakit geçirmek" olarak nitelendiriyorlar. Umut Dağ'ın kadınlara bakışını olumsuz eleştirmek istemiyorum. Sonuçta bunun bir tespit olduğunu ve hepsinde bir gerçeklik payı olduğuna inanıyorum. Lakin hepsi üst üste biraz fazla geldi.
Umut Dağ’ın en büyük artısı tıpkı filmdeki gibi Avusturya’ya çalışmaya giden bir ailenin çocuğu olmasıdır. Yani Avrupa’da koloni halinde yaşayan aileleri, onların hayata bakışlarını, giyim kuşamlarını yakından gözlemlemiştir. İlk uzun metrajlı filminde böyle bir şeye değinmesi oldukça mantıklı görünüyor. Sonunu seyirciye bırakması hem risk taşıyor, hem Ayşe’nin yükünü sizlere atıyor. 93 dakika yeterli olsa da “Acaba sonu yönetmen getirse miydi?” demeden edemedim. Aslında bu süre zarfında tüm derdini anlatıyor Dağ. Hatta sonunu filmin ortalarından itibaren söylüyor.

Mekan, dekor, kostüm detayları öyküye göre arkada kalıyor. Bu başarısızlıkla ilgili değil; sadece hedef senaryo ile izleyiciyi etkilemek. Bunu başardığına inanıyorum. Mekan olarak seçilen evin çok güneş almaması ailenin baskıcı yapısını vurguluyor. Türban bağlama şeklinin tartışılması ise kostümde en dikkat çeken sahnesiydi.

Baş roldeki iki kadın performanslarıyla göz kamaştırıyorlar. Tiyatro yönetmenliği de yapan Nihal Koldaş, tecrübesini zor bir karakterde çok iyi konuşturuyor. Fatma, oldukça iyi niyetli, ailesine bağlı bir görsellik sunuyor. Diğer yandan, bir insanı zalimlik boyutunda kullanıyor. Onun haklarını savunmadan, isteklerini sorgulamadan kendi bencilliğine itiyor. İlk bakışta seviyor gibi hissediyorsunuz ama içten içe kızgınlığınız tükenmiyor. İyi ve kötü arasında gidip geliyor. Vicdanını iyilik yaparak rahatlatıyor sanki. Nihal Koldaş’ı daha önceden “Masumiyet” ve “Çoğunluk” filmlerinde izlemiştik. 1991 doğumlu Begüm Akkaya ise masumiyetin doruklarındaki zavallı Ayşe’yi saf yüzü ve mimikleriyle seyirciye sunuyor. Film boyunca “Bu kadar mutlu olma, iyi olma, kendini savun” diye diye kendimi yedim bitirdim. Yani hayli gerçekçi bir oyunculuk sergiliyor. Yan karakterler ise, hem onları anlamanızı hem de nefret etmenizi sağlıyorlar. Fatma karakterinin çocukları olduğunuzu düşünsenize? Anneniz hayattayken yok yere eve “yedek anne” getiriyor. Peki, Ayşe'nin suçu ne? Buyurun size ikilemlerle dolu bir hikaye!


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...